-
Kediler nasıl hep dört ayak üstüne düşer?
->

Bunun bimsel izahı biraz zor. Bilim insanlarına göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramayız.
Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döndürür. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, düşüş hızını yavaşlatır ve inişin yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratabileceği belirlenmişdir. Mesela yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki, 32 katlı bir binanın üstünden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, 7 katlı binalardan düşen hedilerde ciddi sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da ‘limit hız’ ile izah ediyorlar.
Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve ‘limit hız’ denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan aynı paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu ‘limit hız’ olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirdi.
Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte 100 kilometre sürate gelince limit hıza ulaşır, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler.Tabii bütün bu deney sonuçlan ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır.
-
Dünyada ölçülen düşük ve en yüksek sıcaklık kaç derecedir?

Dünyada bugüne kadar ölçülen en yüksek sıcaklık +58 derece olarak 13 Eylül 1922 tarihinde Libya’da El-Azi-zia’da ölçülmüştür.
Tabiki en yüksek sıcaklık insanı en fazla rahatsız eden sıcak lık anlamına gelmemktedir. Burada havadaki nemin, yani rutubetin çok önemli bir rolü vardır. Göremeyiz ama havanın içinde su buharı bulunur. Atmosferde yeralan su miktarı toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2,5 santimetre kalınlığında bir su tabakası kaplardı.
Ama havanın içine alabileceği su miktarının bir sınırı vardır. Bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su alamaz. İnsanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz ve artık terleyemezler, rahatlayamazlar. Çok kuru bir havada 35 derecede terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya bilirsiniz de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma hissi verebilir.
Bu güne kadar dünyada tespit edilebilen en düşük sıcaklık güney kutbunda -89.6 derece ile Antarktika Vostok istasyonunda ölçüldü. Sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı aldığı için dünyanın en soğuk bölgesidir. Antarktika daima karla kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden daha kuraktır. Soğuk hava çok uzun aralıklarla da olsa düşen her yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla kaplıdır.
Kuzey kutbunda bulabileceğiniz her taş mutlaka göktaşıdır.
Dünyamızda ölçülebilecek en düşük soğukluk -273 derecedir. Bundan daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket edemeyeceği için buna ‘mutlak sıfır’ denilmektedir.
Dünya üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artması durumunda Grön-land ve Antarktika’daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100 metre yükselir ve dünya haritası da önemli bir şekilde değişikliklere uğrar.
-
Parmaklar neden çıtlar ve Parmak çıtlatmak zararlımıdır?

İnsanlar elirinin parmaklarını birbirine geçirip gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğu insan parmaklardan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.
Vücudumuzda en çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, mesela parmaklarımızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları vardır.
En çok ve enklay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz el parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte parmaklarımızdan kulağımıza gelen sesler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini yükseltir.
Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içersinde tekrar oluşması biraz zaman alır.
Tüm bu açıklamalar, deneylerle rağmen, yine de bu kadar küçük gaz miktarının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılamamışdır. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da hala yok. Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulur. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması ikinci ise ses ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılmakta.
Evet biliyorum en çok merak ettiğiniz soruşu! Parmaklarımızı ve eklemlerimizi çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe göre ise sürekli olarak bu yapılırsa ve bu alışkanlık haline getirilirse, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görür, parmaklar şişer, dolayısı ile elin kavrama gücünde azalma olur.
Devamı » -
Buz neden suda batmaz ?

Bilinen tüm sıvılar da yine ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır olur. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerinden daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların tersine, belirli bir ısıya (+4′ C’ye) düşene kadar büzüşür, ama sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu sebeble suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında normal fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su yüzeyinde yüzer.
Bu gerçeği biraz daha detaylı olarak inceleyelim. Dünya’nın pek çok yerinde soğuk kış günlerinde ısı 0′ C’nin altına düşer. Bu soğuk elbette denizleri ve gölleri de etkiler. Bu su kütleleri giderek soğurlar. Soğuyan tabakalar dibe doğru çöker, daha sıcak kısımlar yüzeye çıkar, ama bunlar da havanın etkisiyle soğur ve yine dibe doğru çöker. Ancak bu denge sıcaklık, 4′ C’ye gelince birden değişir, bu kez ısının her düşüşünde, su genleşmeye ve hafiflemeye başlar. Böylece 4′ C’lik su en altta kalır. Daha yukarıda 0′ C, onun üstünde 2′ C, böylece devam eder. Suyun yüzeyi ise 0′ C’ye vararak donar. Ama sadece yüzey donmuştur. Yüzeyin altında kalan 4′ C’lik bir su tabakası, balıkların ve diğer su canlılarının yaşamlarını sürdürmeleri için yeterlidir.
Sular yüzeyden donarlar ve buz zaman suyun yüzeyinde yüzer, suyun dibine batmaz. Eğer suyun tüm diğer sıvılar gibi soğudukça yoğunluğu artsaydı, buz suyun dibine batsaydı, bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlardı. Alttan başlayan donmalarda yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası bulunmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Bu şekilde Dünya’daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesine dönüşürdü. Bu şekilde donma gerçekleşseydi denizlerinde, göllerde hiçbir canlı yaşayamazdı. Deniz canlılarının olmadığı bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı.
-
Nekadar alkol trafikte zararlı

Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla kandaki alkol miktarı ölçülür. Cihaza üflemeyle dışarı verilen havanın 2.000 santimetreküpü kanda yeralan alkol miktarını gösterir. Bu oran, alınan alkol miktarının kişinin ağırlığına bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6 katsayısının çarpılması ile hesaplanabilir.
Bu katsayılar arasındaki farkın sebebi, aynı vücut ölçüleri ve yağ oranlarına sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan deneylerde, her ne kadar alkolün yüzde 20’si midede, yüzde 80′i ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda alkolün midede daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun daha uzun sürmesi dir.Bir kadeh sek rakı veya iki bardak şarap içerseniz kanınızda 40 gram alkol bulunur. Böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte 40((75XO,7)=0.76 gr/litre sonucunu ortaya çıkar ki, bu trafikteki yasal limiti aşma anlamına gelir.
Bu miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında suçlu olur, çünkü hesaba göre kanında 40( (60X0,6)=1.1 grAitre alkol çıkar.
İnsanlarda bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. Bu da ciddi kazalara yol açar.
Bu trafik denetlemelerinden kurtulmak için ağıza atacapınız bir şekerle ya da sakızla kurtulmassınız. Alkol aldığımızda ya da sarımsak, soğan benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde nefesimiz kokar. İstediğimiz kadar ağzımızı yıkayalım, dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim ya da sakız çiğneyelim, fark etmez bu kokuyu tam olarak yokedemeyiz.
Bu kokuların sebebleri ağza ya da boğaza bulaşan alkol, ağızda dişlerin arasında kalan yiyecekler değildir. Bunları ağzımızı yıkayarak yok edebiliriz. Bu kokular mideden gelmez, çünkü yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu kapalıdır. Tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. Böylece akciğerlere ulaşarak nefesle beraber etrafa yayılırlar.
Resimmax.Net Resime Doyacaksınız
Sürekli güncellenen resim galerisi
Gizlilik