• Archives

    • Efes Antik Kenti

      İzmir ili Selçuk ilçesi sınırları içindeki Efes antik kenti’nin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına, Neolitik Döneme (Cilalı Taş Devri) kadar dayanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve kazılarda Efes çevresindeki höyükler ve kalenin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nde Tunç çağları ve Hititler’e ait yerleşimler bulunmuştur. Hititler Dönemi’nde kentin ismi Apasas’tır. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşındı. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında yapılmışdır. Lysimakhos, kenti Milet’li Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurmuştur. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak kesmektedir.

      Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (M.Ö. 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılmıştır.

      M.Ö.4. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes’te ticaretle uğraşırlar. İmparator Hadrian limanı birkaç kez temizletmiştir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolmuştur. Efes denizden uzaklaşır. 7. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırmışlardır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından elegeçirilir. Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 16. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde bölgede, 30.000 nüfuslu turistik Selçuk ilçesi bulunur.

      Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes’in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelelerle yeralmaktadır: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek istemiştir. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kahinlerinden fikir alırlar. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin sularına yelken açar… Kaystros (Küçük Menderes) Nehri’nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verir. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, pişirdikleri balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiş olur ve buraya bir kent kurmaya karar verirler…

      Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti dir. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağladı. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu’nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes’de yer almaktadır. Efes’teki Artemis Tapınağı dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmektedir.

      M.Ö.6. yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada bulunan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

      Devamı »

    • Ayasofya Resimleri

      Ayasofya Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un eski şehir merkezine katedral olarak imar ettirilen ve günümüzde müze olarak kullanılan veren tarihi yapıt dır.

      1501 yıllık tarihi olan Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yeralmaktadır. Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilen ve Osmanlı döneminde camiye çevrilen Ayasofya, günümüzde bir müze olarak hizmet veriyor ve bu sebeple Ayasofya Müzesi olarak anılıyor.

      İsmi Yunanca “Kutsal Bilgelik” anlamına gelmektedir. Ayasofya 532-537 yılları arasında, 5 yılda imarı tamamlanmıştır. Dünya’nın en eski ve en çabuk inşa edilen katedralidir. Günümüzde, dünyanın yüzölçümü bakımından dördüncü büyük katedrali olarak kabul edilmektedir.

      Ayasofya Tarihi

      Bizans tarihçileri ilk Ayasofya’nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını iddaa etmektedirler. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatin 360 yılında tamamlandığı sanılır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze ulaşamamıştır.

      İmparator II. Theodosius, Ayasofya’yı ikinci kez yaptırmış ve 415′te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532′de Nika ihtilali sırasında yakılmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkarılmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.

      İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya’dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos’lu İsidoros ve Tralles’li (Aydın) Anthemios’a günümüze ulaşan Ayasofya’yı yaptırdı. Yapımına 23 Aralık 532′de başlanmış, 27 Aralık 537′de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558′de çökünce farklılaştırılarak yeniden imar edilmiştir. Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya’da kullanılmak üzere İstanbul’a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında Süleymana “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilenmiştir. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç yıkılmamıştır. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir .

      Osmanlı döneminde Ayasofya

      Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a girişinin ardından ilk iş olarak Ayasofya’nın onarılmış olması dikkat çekmektedir. Bazı rivayetlere göre cami tam kıble yönünde olmadığı için Fatih’in eli ile duvarı kıbleye doğru iterek düzelttiği anlatılmaktadır. Rivayetin kökeni aslında diğer en eski kiliselerde olduğu gibi absidi Kudüs’e yönelik olarak yapılmış olması gereken Ayasofya’nın absidinin hafifçe kıbleye yönelik olmasıdır. Ayasofya’daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, İstanbul Üniversitesi’nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından her nedense yıktırılmıştır.

      Fatih Sultan Mehmet tarafından döneminde camiye çevirilmiş olan Ayasofya, Osmanlılar arasında 500 yıl içinde İstanbul’un en önemli camilerinden birisi olmuştur. Yapıya çeşitli padişahlarca dört minare eklenmiştir. En eski minaresi tuğladan imar edilmiş olanıdır.

      Ayasofya İstanbul’un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlardan geçmiştir. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içermektedir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Kuran’dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en dikkat çekici olanıdır. Bu tahta levhalarda, Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar bulunmaktadır.

      Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut’un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecit’in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya’daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturur.

      Ayasofya 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ile müze haline getirilmişdir.

      Ayasofya’ nın Mimari Özellikleri

      Bizans dönemi mimarisinin ve sanatının en görkemli örneklerine sahip olan yapı, Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye ve Selimiye Camii’nin esin kaynağı olmuştur. 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ile birlikte camiye dönüştürüldü ve cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında Atatürk’ün emriyle müze’ çevrilmiştir.

      Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtüyor. Binanın ağırlığını 40′ı aşağıda, 67’si üst katta 107 sütun taşımaktadır. Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden oluşmaktadır. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

      Ayasofya’ nın Mozaikleri

      Ayasofya’nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler 9.-12. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülür. Üst galerideki, Meryem Ana’nın ve Vaftizci Yahya’nın da temsil edildiği büyük mozaikte İsa Peygamber’in yüzünün sağ ve sol yarıları birbirinden farklı olarak temsil ediliyor. Bu özellik Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozaik 12.yy.’da yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha da eskidir. Ayasofya’da, mevlut okuma balkonunun yanında, zeminde bulunan, çeşitli renklerde dairesel taşlar içeren, Yerin göbeği anlamındaki Omphalion (omphalos) adını taşıyan, kare biçimli alan, Bizanslılar’ca Dünya’nın merkezi olarak kabul edilmiş olduğundan Bizans imparatorlarının taç giyme törenlerine burada yapılıyordu.

      Devamı »

    • Topkapı Sarayı Resimleri

      Topkapı Sarayı Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478’de yaptırılan Topkapı Sarayı, Sultan Abdülmecid’in Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmasına kadar yaklaşık 380 sene Devletin idare merkezi ve Osmanlı sultanlarının resmi ikametgahı dır. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m.² lik bir alanda yer alan Saray’ın bugünkü alanı 80.000 m.² dir.Topkapı Sarayı, Saray halkının Dolmabahçe, Yıldız ve diğer saraylarda yaşamaya başlaması ile birlikte boşaltıldı. Padişahlar tarafından terk edildikten sonra da içinde birçok görevlinin yaşadığı Topkapı Sarayı önemini hiç kaybetmedi. Ramazan ayında padişah ve ailesi tarafından ziyaret edilen Mukaddes Emanetler Dairesi’nin her yıl bakımının yapılmasına ayrı bir özen gösterildi. Topkapı Sarayı’nın ilk defa, adeta bir müzeymiş gibi ziyarete açılması Sultan Abdülmecid (1839-1861) dönemine rastlamaktadır. O dönemin İngiliz elçisine Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eşyalar gösterilmiyordu. Bundan sonra Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki eski eserleri yabancılara göstermek gelenek haline gelir ve Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında, ampir üslupta camekanlı vitrinler yaptırılır, Hazine’deki eski eserler bu vitrinler içinde yabancılara gösterilmeğe başlanmaktadır. Sultan II.  Abdülhamid (1876-1909) tahttan indirildiği sıralarda Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn’un Pazar ve Salı günleri olmak üzere halkın ziyaretine açılması düşünülmüşse de bu gerçekleşdi.
      Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle 3 Nisan 1924 tarihinde halkın ziyaretine açılmak üzere İstanbul Âsâr-ı Atika Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlanan Topkapı Sarayı önce Hazine Kethüdalığı, sonra Hazine Müdüriyeti adıyla hizmet vermeye başlamış ve nihayet Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü adıyla hizmet vermeye devam ediyor.

      1924 yılında bazı ufak onarımlar yapılarak, ziyaretçilerin gezebilmeleri için gereken idari önlemler de alındıktan sonra, Topkapı Sarayı, 9 Ekim 1924 tarihinde Müze olarak ziyarete açıldı. O tarihte ziyarete açılan bölümler Kubbealtı, Arz Odası, Mecidiye Köşkü, Hekimbaşı Odası, Mustafa Paşa Köşkü ve Bağdad Köşkü’dür.

      Surlarla çevrili Saray-ı Hümayun’un yapıları: Otluk Kapısı, Balıkhane Kapısı,Saadet Kapısı, Haseki Hamamı, Alay Köşkü, Zeynep Sultan Camii, Soğukçeşme Kapısı, Ayasofya, III. Ahmet Çeşmesi, Ahırkapı Feneri, İncili Köşk, Odun Kapısı, Has Ahır, Hasbahçe, Şevkiye Köşkü, Vükela Kapısı, eski kayıkhaneler, Sepetçiler Kasrı, Yalı Köşkü, Demirkapı, Yalıköşkü Kapısı, Yeni Darphane, Darphane Köşkü, Babı Hümayun, Gülhane Kasrı, Godlar Sütunu, Babüsselam, Arz Odası, Çinili Köşk, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, III. Osman Köşkü, Sofa Köşkü, Lala Bahçesi, Birinci Avlu, İkinci Avlu, Üçüncü Avlu, Topkapı sarayı dır.

      İç saraydaki yapılar: Babüsselam, Mutfak kanadı, Babüssaade, Arz odası, Fatih Köşkü, Hekimbaşı odası, Ağalar Camii, İç hazine, Raht Hazinesi, Has Ahır, Kubbealtı, III. Ahmet Kütüphanesi, Sünnet odası, III. Murat Köşkü dür.

      Devamı »

    • Yerebatan Sarnıcı Resimleri

      Yerebatan Sarnıcı İstanbulda bulunan en büyük kapalı sarnıçtır. Ayasofya meydanı batısındaki küçük binadan girilmektedir. Sütun ormanı görünümündeki mekanın tavanı tuğla örülü, çapraz tonozludur. Zamanında civardaki bir bazilikadan dolayı bu isimi almışdır.

      Civardaki saraylara su sağlamak için I. Justinyen (527-565) devrinde imar edilmişdir. Sarnıç, 143 metre uzunluk ve 65 metre genişliğiyle toplam 9.800 metrekarelik bir alanı kaplamaktadır. 28 x 12 sıralı sütunların toplamı 336 adet olup, sütun başlıkları genellikle İyon ve Korent üslupları taşır. Ancak az sayıda işlenmeden bırakılmış Dor stili başlıklara da rastlanır. Sarnıç, 4 metre kalınlıkta, pişmiş tuğladan yapılan duvarla çevrelenmiş ve su yalıtımı amacıyla özel bir harçla sıvanmıştır.

      Eskiden su seviyesi mevsimlere göre değişen sarnıcın, doğu duvarındaki değişik seviyelerdeki borular

      vasıtasıyla dışarıya su verilmiştir. Su seviyelerinin bıraktığı izler, sutunlarda görülebilir. Sarnıcın su gereksinimi, şehrin 19 km kuzeyindeki Belgrad Ormanları’ndan imparator Justinyen tarafından yaptırılan su kemerleriyle karşılanmıştır.

      1984′de büyük tamirat sırasında zemin temizliği yapılmış

      , 1 metreden fazla çamur temizlendiğinde orijinal tuğla taban ve 2 sütun altında Medusa kafası mermer bloklar medana çıkarılmıştır. İnşa edilen yol sayesinde de sarnıç içini dolaşmak mümkün dür. Sarnıçta konserler ve çeşitli kültürel etkinlikler düzenlenir.

      Medusa başlı sütunlar

      Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun

      altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma cağı heykeltraşlık sanatının örneği dir. 4. yüzyıla ait bu başların hangi yapıdan alınarak buraya getirildiği konusunda kesin bir bilgi olmamakla birlikte genç Roma Çağı’na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirldiği ve sarnıcın inşasında salt sütun kaidesi olarak

      ihtitaç olduğu için kullanıldığı görüşü araştırmacılar arasında genel kabul edilmektedir. Bir rivayete görede Medusa’nın kafasının ters konulmasının nedeni ona bakanların taş haline gelmesidir.

      Devamı »

    • Ani Harabeleri Resimleri

      Ani harabeleri Kars’ın  ilçesinde, Arpaçay Nehri boyunda yeralan ören yeri. 961-1045 yılları arasında Bagratlı hanedanından Ermeni hükümdarlarının başkenti olmuştur. 11. ila 12. yüzyıla ait önemli Selçuklu mimari eserlerini barındırmaktadır.
      Kentin adı en erken 6. yüzyılda Gamsaragan sülalesinden Ermeni beylerine ait bir müstahkem yer olarak geçmektedir. Gamsaragan ailesi ile Bagratuni (Bagratlı) ailesi arasındaki uzun mücadele ikincilerin zaferi ile sonuçlanmış ve 780 yılında Gamsaragan’lar mülklerini Bagratlılara satarak Bizans ülkesine göçmüşlerdir.

      Bagratlı I. Aşot 885 yılında Abbasi Halifesi ve Bizans İmparatoru tarafından “Ermenistan Kralı/Şehinşah-ı Armen” olarak tanındı. Aşot ve oğulları önce (bugünkü Tuzluca ilçesinin 8 km kuzeyinde Halimcan köyü yakınında bulunan) Bagaran kentinde, daha sonra (Akyaka ilçesinde Koyucak mevkiinde bulunan) Şirakavan’da ve Kars merkezde hüküm sürdü. 961 yılında 3. Aşot (953-977) başkentini Ani’ye taşıyarak burada büyük bir kentin inşasına başladı.

      Kent en parlak dönemini 2. Smpat (977-989) ve oğlu Gagik (989-1020) döneminde yaşadı. Bu devirde kent nüfusunun 100.000′i aştığı rivayet edilir. 1045′te Bizanslılar Ani’yi zaptedip Bagratlı devletine son verince savunmasız ve huzursuz kalan bölge, 1064′te Selçuklu sultanı Alparslan tarafında elegeçirilmiştir.

      Devamı »

    • Sultan Ahmet Camii Resimleri

      Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında sultan I. Ahmet tarafından İstanbul’daki tarihi yarımadada, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa tarafından imar edilmişdir. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de gene mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılarca “Mavi Cami (Blue Mosque)” olarak adlandırılmaktadır. Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul’un ana camisi konumunu almışdır. Aslında Sultan Ahmet Camisi külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden dir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşuyor Bu yapıların bir kısmı günümüze kadar ulaşamamıştır.

      Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate şayan en önemli yanı, 20.000′i aşkın İznik çinisiyle bezenmiş olamasıdır. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımaktadır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 260 pencereyle aydınlatılmaktadır. Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet Camii, Türkiye’nin altı minareli ilk camisidir.

      Sultan Ahmet Camii nin 6 Minaresi’nin Hikayesi

      Efsaneye göre dönemin padişahı I. Ahmet, başta minareleri altından yaptırmak istedi. Ancak kaplamada kullanılacak olan altının değeri padişahın bütçesini fazlasıyla aşınca, caminin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa bu emri güya yanlış işiterek, “altın” sözcüğünden “altı” yaparak, camiyi 6 minareli inşa etdi.
      Ancak efsaneler bir kenara, İstanbul’da meydana gelen her büyük olay, her büyük eser, Islam dünyasini yakindan ilgilendiriyor ve baslica konu edilmektetdi. Sultan Ahmet Camisi’nin yapilmasi da hayranliklar, genis yankilar uyandırdı. Fakat İmparatorluğun bazi eyaletlerinden de itirazlar gelDİ. Itiraz edenler, camiye altı minare yapilmasi kabe’ye saygisizlik olur demekteydiler. Çünkü o zamanlar alti minaresi olan tek mebed Mekke’de bulunuyordu. Padisah bu meseleyi bütün İslam alemini memnun edecek bir şekilde halletti ve Mekke’ye yedinci minareyi inşa ettirdi.
      Minarlerle alakalı diğer bir husus, şerefelerdir. Sultanahmet minarelerinin dördü üçer, ikisi de ikişer şerefelidir ve toplam 16 şerefe yapmaktadır ki bu da aynı zamanda Sultan Ahmet’in 16. padişah olduğuna işaret etmektedir.
      Caminin içeriye açılan 3 kapısından herhangi birinden girildiğinde dış görünüşü tamamlayan boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleri ile karşılaşılmaktadır. İç mekan büyük bir bütündür; ana ve yan kubbeler geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 iri sütun üzerinde yükselmektedir. Caminin içini 3 taraftan çevreleyen balkonların duvarları, yine iznik çinileri ile süslenmişdir. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya işidir. Avlunun batı girişinde ise, demirden ağır bir kordon bulunur. Bu kordon avluya atıyla giren padişahın kafasını çarpmaması için eğmesini gerekiyordu. Bu, padişahın bile camiye girerken kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini göstermek amaçlı sembolik bir eylemdir.

      Devamı »

    • Taşkent Merkez Camii

      Camiler Allahın evleridir. Camiler herkese açıktır.

      Devamı »

    Posts Tagged ‘Turistik Bögeler’
TOP
Powered by WordPress | Theme by mg12 | Valid XHTML 1.1 and CSS 3

Website Statistics Gizlilik